‘Üniversite’ kategorisi için Arşiv

Doktora Aşamaları

Pazar, 30 Ekim 2011

Mail kutumu düzenlerken 2009 yılından bir mail dikkatimi çekti. Orjinal hali ile paylaşıyorum:

Before joining PhD:
    * I want to win the Nobel Prize.
    * I want to win the Turing Award.
 
First year of PhD:
     * I want to finish PhD in two years.
    * I want to publish papers only in top tier conferences.
    * I want to make ground-breaking research.
    * I want to win the best PhD Thesis award.
 
Second year of PhD:
    * I want to finish PhD in 5 years.
    * I want a problem.
    * Shall I change my advisor?
 
Third year of PhD:
    * I want a paper; I don’t care which conference.
    * Shall I change my topic?
    * I want to be known as Dr bhOndOO.
 
Fourth year of PhD:
    * I want to finish PhD!
    * My industry-friends have two children by now. When will I get
married?
 
Fifth year of PhD:
    * Why did I come here?
    * Why did I choose this advisor?
    * Why did I choose this topic?
 
Sixth year of PhD:
    * Someone give me a degree!
    * I want to leave this place — for ever.
    * Let me leave.
 
Seventh year of PhD:
    * People call me uncle.
    * She waited and finally married someone else..
    * I don’t want any degree. I just want to live peacefully

İsim isime benzer

Perşembe, 04 Ağustos 2011

Geçen dönem (bahar yarıyılında) Yavuz Sultan Selim ile Cengiz Han öğrencimdi. Şimdi ise (yaz yarıyılında) Sibel Can ile Ömer Çavuşoğlu öğrencim.

Geçmiş yılları hiç karıştırmıyorum ama Fevzi Çakmak ile de askerdeyken aynı ranzayı paylaştığımı söylemeden geçemeyeceğim :)

Komiklik…

Pazartesi, 28 Mart 2011

Çok uzun senelerdir ÖSYM’nin ve AÖF’nin sınavlarında görev almıyordum. Kendi çapımda bir potestoydu ve benden başka kimse anlamıyordu. Son zamanlarda bu konuda ben de kendimi anlamamaya başlayınca, bu sene sınavlarda görev almaya karar verdim. Kendimi kandırmak için söylediğim çok çeşitli sözler var ama onlar konumuz dışı…

Malum KPSS’de kopya olayından sonra ÖSYM güvenlik tedbirlerini arttırdı. Anladığım o ki, “adamlar ellerinden geleni yapıyor” dedirtmeye çalışıyorlar. Gösterilmek isteneni görenlerin çoğu da bunu söylüyor zaten. Ancak -bilmiyorum sorumlularından farkeden var mı ama- yapılanlar zulüm boyutuna geliyor.

Tedbirlerin arttırılmasına sebep olan malum KPSS sınavına kadar kopya çekilmiyor muydu? Elbette ki çekiliyordu ve işin içinde olan herkes net olarak delil ortaya koyamasa da seziyor, hissediyor hatta anlıyordu. KPSS sınavının dönüm olmasının sebebi, üstü örtülmeye çalışılmasına rağmen, olayın, üstü örtülemeyecek kadar büyük olmasıydı.

Peki o sınavda kopya çekenler, saçındaki firkete ile veya elindeki kurşunkalem ile mi çekmişti kopyasını? Hayır, ÖSYM içinden birileri sınavdan önce soruları dışarı çıkarmıştı ve dışarı çıkan sorular bir çok kişiye ulaştırılmıştı. E şimdi “kemer takma, toka takma, sakızla gelme, mendil paketiyle gelme” demek, önceden sorular çıkartılmışsa, kopyanın önüne mi geçecek? Bu yazdıklarımın hepsini ÖSYM’nin demediğinin farkındayım, ama “vur deyince öldürücü olanlar” sayesinde işin geldiği nokta burası maalesef… Hem bu tip sınavlarda kopya sınav sırasında çekilmiyor ki, ya önceden sorular çıkarılıyor veya sonradan kağıtlara müdahale ediliyor. O halde sınava giren milyonlarca kişiye zulmetmenin alemi ne?

Görevlilerin merkezden belirlenmesi gibi bazı işe yarar değişiklikler de var elbette, zaten değişiklik yapılmasın, tedbir alınmasın demiyorum. Sadece zulmedilmesin diyorum.

ÖSYM nin tüm şehirlerde yapılmayan başka sınavları da var, ve bu kurallar o sınavlarda da geçerli. Yani sınava girmeye bir başka şehire gidiyorsunuz, ama başka bir şehre giderken yanınıza telefon, anahtar, çanta vs almamanız, kemer takmamanız gerekiyor :)

Bir başka komik durum ise şu ki, sınav günü içeri girerken saçınızdaki firketeyi bile çıkarttırıyor olsalar bile, 1-2 gün öncesinde “sınav salonumu göreceğim” bahanesiyle sınava gireceğiniz binayı gezerken yanınızda her türlü elektronik donanımı içeri sokabiliyorsunuz ve okullar içinde bunların saklanabileceği binlerce yer var…

160 dakikalık bir sınavın mantıksızlığından (bizim zamanımızda 3.5 saatti!), tüm sıraları dolu olan bir sınıfta oturma planı gereği pencereler de açılamıyorken 160 dakika boyunca aynı havanın solunmasından, ilk 15 dakikadan sonra gelenler sınava alınmadığı halde 120 dakika boyunca sınavdan çıkmanın yasak olmasından vesair saçmalıklardan bahsetmiyorum bile, çünkü bunlardan zaten yıllardır defalarca bahsedildi, değişen pek bir şey yok…

Hasıl-ı kelam, yine kendime kızdım. Protestoma devam etseydim, hem kimseyi rahatsız etmez, hem de kendim rahatsız olmazdım :)

10 ile Çarpmak (Pratik Yol)

Perşembe, 13 Ocak 2011

10 ile çarpılacak sayı tam sayı ise, sayının sonuna (en sağ tarafa) bir 0 (sıfır) ekleyerek çarpma işlemini gerçekleştirebiliriz.

Örnek:
5 x 10 = 50
10 x 128 = 1280
-3 x 10 = -30

Eğer 10 ile çarpılacak sayı tam sayı değil ise, ondalık basamakları ayıran virgül bir basamak sağa kaydırılır.

Örnek:
102,4 x 10 = 1024
76,15 x 10 = 761,5

İhtiyaç halinde hesap makinesi kullanmadan, çarpma işlemi yapmadan bu yöntemlerle çarpım sonucunu bulabilirsiniz.

 

Bilişim Vadisi Nereye Kurulmalı ?

Salı, 15 Haziran 2010

Bu konuda buraya bir şeyler yazmayı düşünmemiştim. Ancak sevdiğim birisi fikrimi sorunca, ona kısaca bir şeyler yazdım. Sonrasında bu yazdıklarımı buradan da paylaşmak istedim.

İlgili bir haberi şuradan okuyabilirsiniz. Buradan sonra yazdıklarım aslında kişisel bir cevap olarak farklı bir platformda yazıldığından imla kuralları ve karakter kullanımına dikkat edilmemiştir. Tekrardan yazmayıp aynen kopyalıyorum: (daha fazla…)

Banknot Sayan Memurlar…

Perşembe, 29 Nisan 2010

Resim CNNTurk haber sitesinden alınmıştır.

Resim CNNTurk haber sitesinden alınmıştır.

Bir dönem daha bitiyor ve ben kendimi merkez bankasında banknot sayan memurlar gibi hissediyorum. Hani o binanın dışında belki bir tanesinin bile uğruna birilerinin yapamayacağı şey olmayan banknotları, o memurlar teker teker değil, deste deste değil, sayfa sayfa kontrol eder, sayarlar. Ama onlarla işleri sadece bir bakış - bir dokunuştur. Ellerinden her gün milyonlarca lira geçer, ve işleri bitince onları asıl sahiplerine gönderirler.

Bir dönem daha bitiyor ve ben kendimi merkez bankasında banknot sayan memurlar gibi hissediyorum diyorum. Hani dışarıda bir tanesini bile insanın bulup tanışması zor olan o “kaliteli insan”lardan bir yüz tanesi ile daha yollarım ayrılmak üzere. Teker teker bakıyorum, hepsi ne kadar farklı ama hepsi ne kadar güzel insanlar. Farklı zamanlarda, farklı yerlerde tanışsaydık kimisiyle çok iyi arkadaş olurduk mesela. Kimisi ise dostum, sırdaşım olurdu. Kimisi çok iyi kardeşlik yapardı. Kimisi öyle olgun ki aradaki yaş farkına bakmadan ben gider akıl sorardım. Kimisiyle gülüp eğlenmek güzel olurdu, kimisiyle oturup ağlamak. Ancak kader sınıflar dolusu güzel insanı bu şekilde çıkarttı karşıma ve biz de kaderin bize biçtiği rollere uygun davrandık ilişkilerimizde. Ben mesleğimi anlatıp hem öğretmeye hem sevdirmeye çalıştım, onlar da not tutup dersi geçmeye çalıştı.

Bir dönem daha bitiyor ve ben kendimi merkez bankasında banknot sayan memurlar gibi hissediyorum. Koca koca banknot sayfalarından oluşan bir defterle daha işim bitti, ve yeni defteri bekliyorum…

Öğretim Üyesi* Oldum

Salı, 18 Kasım 2008

* Öğretim üyesi ile öğretim görevlisi karıştırılmamalıdır.

Türk Bayrağı Tüzüğü:
Madde 21 - Bayrak, açılış törenlerinde Atatürk heykellerine, yemin törenlerinde masalara örtülebilir.
Cumhurbaşkanlığı yapmış kişilerin, şehitlerin, Türk Silahlı Kuvvetlerinin sivil personel dışındaki mensuplarının, bunların emeklilerinin, 18 inci madde hükmüne göre makam odalarında Bayrak bulunan kamu görevlilerinin, bu görevleri daha önce yapmış olanlarla aşağıda yazılı kimselerin cenaze törenlerinde tabutlarına Bayrak örtülebilir :
A) … B) … C) … D) … E) … F) … G) …
H) Yüksek öğretim kurumları öğretim üyeleri ve emeklileri,
İ) … J) … K) … L) … M) … N) … O) … P) … R) … S) … T) …

Mühendis gibi düşünmek

Cumartesi, 22 Mart 2008

Mühendislik bir meslek değil, bir düşünme biçimidir. Mühendislik eğitimi, kişilerin beyinlerinin içine koydukları bilgilerden daha fazla, beyinlerinin çalışma biçimini değiştirir. Amaç kişinin daha analitik düşünebilmesini sağlamak, sebep-sonuç ilişkilerini görme becerisi kazandırmak, eldeki imkanlarla mevcut sorunlara etkin çözümler üretebilmek olmalıdır.

Böyle bakınca mühendislik eğitimi almış bir çok kişinin, hatta mühendislik kitaplarını yalayıp yutmuş, iyi ortalamalarla diplomasını almış bir çok kişinin aslında mühendis olamadığını üzülerek görebiliyoruz. Bunun yanında hiç bir eğitim almadığı halde doğuştan gelen bir yetenekle mühendis gibi düşünen, olaylara farklı bakan, pratik çözümler üreten insanlarımız da mevcut.

Bazıları da hem doğuştan mühendistir, hem de üzerine mühendislik eğitimi almıştır. Bunlar kaymaklı ekmek kadayıfı gibidir :)

Peki tüm bunlar nereden geldi aklıma?
Tübitak’ın bir proje hakemliği için İzmir’e gittim. [Hayır inceleme için gittiğim Ar-Ge firmasından bahsetmeyeceğim, oradaki değerlendirmelerim rapora yazılacak.] Şirketle mülakatımız öğleden sonraya kadar devam etti. Orada işim bittikten sonra o kadar yolu gelmişken hemen geri dönmek yerine bir ziyaret yapmak istedim. Okul arkadaşım TCA ile buluştuk, akşama kadar beraberdik. Yarım günden az süren görüşmemizde, mühendisliğin hayata uygulanmasına dair o kadar çok örnek gördüm ki, dönüşte bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettim. Keşke bizim bazı öğrencilere örnek olarak gösterebilsem diye içimden geçirdim. Favorim özellikle çaptan ikiye bölünmüş atık su borusu ile kütük transferi projesiydi :D

[Dipnot: tca kütük projesindeki fikrin kendisine ait olmadığını kendisinin daha önce yapılmış bir uygulamayı taklit ettiğini söylüyor. bana da hem orjinal fikri kendisine ait olan diğer çözüm ve uygulamarından dolayı, hem de bu uygulama için dürüstlüğünden dolayı bir kez daha hayran kalmak düşüyor.]

“… sayılı kararı ile ‘Bilim Doktoru’ ünvanı verilmiştir.”

Perşembe, 13 Aralık 2007

Sıkıntılı zamanlar oldu, pes etmenin kıyısından döndüğüm zamanlar oldu, kendime kızdığım zamanlar oldu, kendim haricinde herkese kızdığım zamanlar oldu, tekrar tekrar ümitlendiğim zamanlar oldu, tekrar tekrar ümidimin kırıldığı zamanlar oldu, çok sevindiğim zamanlar oldu, çok üzüldüğüm zamanlar oldu, çok kıymetli insanların güvenine layık olamadığımı düşündüğüm zamanlar oldu, ciğeri beş para etmez adamların kapısına gitmek zorunda kaldığım zamanlar oldu, şehirler arası, milletler arası, kıtalar arası yolculuklarım oldu, ama bu perde için hepsi bitti…

bu süreçte 2 yaşından 85 yaşına bir sürü cenazem oldu, bunlardan dünyayı uğruna değişmeyeceğim ikisini çok kısa arayla kaybettim, ve yurtdışında olduğum için ikisinin de cenazesine katılamadım, çok sevdiğim insanlar yuva kurdu, ikisinin düğününe gidemedim, yakınlarımdan bir çoğunun çocuğu oldu, iki tane de benim oldu… anneciğim defalarca ameliyat oldu, onun için ve diğer sevdiklerim için defalarca hastanede sabahladığım zamanlar oldu… ölenler, doğanlar, düğünler, cenazeler olduktan sonra, hayatta söylemeye değmez daha neler neler oldu… bilançoyu çıkarınca kısa sandığım sürecin aslında çok da uzun olduğunun farkına vardım.

ders aşaması bitti, yeterlik geçti, tez önerisi verildi, tez bitirildi, yayın şartı sağlandı, jüri oluşturuldu, savunma geçti, bez ciltler hazırlandı, jüriden imzalar toplandı, enstitüden yönetim kurulu kararı çıktı, ve bugün Sakarya Üniversitesi senatosu bana da “bilim doktoru” ünvanı verdi.

mrb-drYıllar önce ilk çocuğumuzu beklerken, kontroller için gittiğimiz sevgili doktorumuz bize karşı çok ilgili ve mütevazi davrandığında ona şakayla karışık “doktorların genelinde olan kibirli havanın onda olmadığını, bu yönden biraz eksik kaldığını, azıcık doktor gibi tavır takınmasını” söylemiştim. o da doktor tavrının nasıl olduğunu sorduğunda bizzat masasına oturup doktor tavrının taklidini yapıyordum [anlayın artık doktorumuzla ne kadar yüzgöz olmuşuz:) ]. o sırada elinde digital kamerası olan biri beni fotoğraflamış. resmin başkalarına gösterilmemesi için, yapılan şantajlara karşılık resimle ilgili o zaman bir söz vermiştim: “doktor ünvanı aldığımda bu resmi internette kendim yayınlayacağım!”. [ne bileyim, o günden bakınca bugün çok uzak görünmüştü]. neyse, lafı daha fazla uzatmadan sözümü tutayım ve bu yazımı da resmiyle beraber yayınlayayım :)

Sonunda topladım :)

Pazar, 21 Ekim 2007

Ne zamandır şu masamı bir toplasam da, çalışırken daha rahat etsem diyordum, sonunda dün bunu başardım. Sonra da kendime aferin deyip, bu anı saklamak istedim :) Arkadaki küçük kitap okuma masası da çok iyi oldu. Hem büyük masanın karmaşasından uzak, hem de duvarlara, kapıya değil de, dışarıdaki yeşilliğe bakıyor. Düzenleme işi için vakit harcanıyor gibi görünse de, sonradan bu zamanı fazlasıyla telafi ediyorsunuz.