Doktora Aşamaları

30.Ekim.2011, Pazar - 23:59

Mail kutumu düzenlerken 2009 yılından bir mail dikkatimi çekti. Orjinal hali ile paylaşıyorum:

Before joining PhD:
    * I want to win the Nobel Prize.
    * I want to win the Turing Award.
 
First year of PhD:
     * I want to finish PhD in two years.
    * I want to publish papers only in top tier conferences.
    * I want to make ground-breaking research.
    * I want to win the best PhD Thesis award.
 
Second year of PhD:
    * I want to finish PhD in 5 years.
    * I want a problem.
    * Shall I change my advisor?
 
Third year of PhD:
    * I want a paper; I don’t care which conference.
    * Shall I change my topic?
    * I want to be known as Dr bhOndOO.
 
Fourth year of PhD:
    * I want to finish PhD!
    * My industry-friends have two children by now. When will I get
married?
 
Fifth year of PhD:
    * Why did I come here?
    * Why did I choose this advisor?
    * Why did I choose this topic?
 
Sixth year of PhD:
    * Someone give me a degree!
    * I want to leave this place — for ever.
    * Let me leave.
 
Seventh year of PhD:
    * People call me uncle.
    * She waited and finally married someone else..
    * I don’t want any degree. I just want to live peacefully

Dünyaya açılan pencere

18.Ağustos.2011, Perşembe - 01:46

Suren Manvelyan isimli Ermeni bir akademisyenin “your beautiful eyes” [bir şarkı sözümüzle benzeştirerek tercüme edersek: 'ah o güzel gözlerin' ] ismini verdiği ve çeşitli gözlerin makro çekimlerinden oluşan galerisinden bir kaç resim… Söylenebilecek çok şey geldiğinde akla, sanırım en güzeli hiç bir şey söylememek…

[büyük halleri için resimlere tıklayınız]


devamı için tıklayınız »

İsim isime benzer

4.Ağustos.2011, Perşembe - 02:59

Geçen dönem (bahar yarıyılında) Yavuz Sultan Selim ile Cengiz Han öğrencimdi. Şimdi ise (yaz yarıyılında) Sibel Can ile Ömer Çavuşoğlu öğrencim.

Geçmiş yılları hiç karıştırmıyorum ama Fevzi Çakmak ile de askerdeyken aynı ranzayı paylaştığımı söylemeden geçemeyeceğim :)

Korumalı: Sapanca’nın Selülitleri

8.Temmuz.2011, Cuma - 14:32

Yazı parola korumalı. Yazıyı görmek için parolanızı girin:


Jeton şimdi düştü (mü acaba?)

10.Haziran.2011, Cuma - 00:46

İkimiz de çocuktuk ve ikimiz de aynı kişiyi seviyorduk. Sevdiğimiz her yönüyle bizden çok büyüktü, her haline hayrandık. Değil bir iltifat duymak, mütebessim bir bakışına dünyalar bizim olurdu. Onu göreceğimiz zaman içimiz içimize sığmazdı. Zaten çok sık göremezdik ama ne kadar görsek de yetmezdi. Onu göreceğimiz bir gün, onun hatırına güzel bir şey yapmak istedik. Her ne kadar hatırları çocuk aklımızla karıştırmış olsak da, büyüklerin o sıralar hergün kolaylıkla yapageldikleri bu güzel şey, bizleri hayli zorlamıştı. Ama sevgimiz zorlukları aşmamızda yardımcımızdı. Onu gördüğümüzde bu kelimeleri birebir kullanmış olmasak da, halimizle söylediğimiz şuydu: “Bak, sen geleceksin diye bu güzel şeyleri tüm zorluklarına katlanarak senin için yaptık!”. [Belki de sevgidaşım bambaşka bir şey söylüyordu, belki sadece benim içimden söylediğim buydu, bilemem...]. Tebessümüne dünyalar feda derken, hem tebessümünü hem iltifatını esirgemedi bizden. Bizden çok büyük olduğu halde, hep seviyemize inip konuşurdu, yine seviyemize inip, güzel sözlerle bizi onore ettikten sonra, olanca tatlılığıyla sordu: “Bunları bana satar mısınız?

Akıllı sevgidaşım hemen cevapladı:
- Tabii ki satarım.

Ben kurnazdım ya, kendimce daha güzel bir cevap verdim:
- Ben satmam, hediye ederim.

İkimizin de cevabını beğendi, ama sevgidaşımın cevabını daha çok beğendi. Halbuki -hesapta- ben daha güzel cevap vermiştim.  “Satar mısın?” diye sordu, “satarım” cevabını aldı, bu cevabın nesini beğenmişti ki?. O zaman hiç anlamadım, yıllar yılı da anlayamadım.

Bugün farkediyorum ki aslında sorumun cevabı tam da kendi içindeymiş: “Satar mısın diye sordu, satarım cevabını aldı”. Evet, sevdiğimiz ikimizden de aynı şeyi istemişti, sevgidaşım hemen onun istediğini, onun istediği şekliyle kabul etmişti; sorgulamadan, değiştirmeden… Bense sevdiğimin isteğini sorgulamış, yorumlamış, kendimce güzelleştirmeye çalışırken, bir yandan da değiştirmiş, hatta satar mısın sorusuna satmam cevabını vermiştim. Benim sunduğum, onun istediği şey değildi. Onun istediğini yapan; aynı maşuku paylaştığımız arkadaşımdı, ve cevabı daha fazla beğenilmeyi hakediyordu.

Birimiz akıllıydık, diğerimiz kurnaz…

Komiklik…

28.Mart.2011, Pazartesi - 00:55

Çok uzun senelerdir ÖSYM’nin ve AÖF’nin sınavlarında görev almıyordum. Kendi çapımda bir potestoydu ve benden başka kimse anlamıyordu. Son zamanlarda bu konuda ben de kendimi anlamamaya başlayınca, bu sene sınavlarda görev almaya karar verdim. Kendimi kandırmak için söylediğim çok çeşitli sözler var ama onlar konumuz dışı…

Malum KPSS’de kopya olayından sonra ÖSYM güvenlik tedbirlerini arttırdı. Anladığım o ki, “adamlar ellerinden geleni yapıyor” dedirtmeye çalışıyorlar. Gösterilmek isteneni görenlerin çoğu da bunu söylüyor zaten. Ancak -bilmiyorum sorumlularından farkeden var mı ama- yapılanlar zulüm boyutuna geliyor.

Tedbirlerin arttırılmasına sebep olan malum KPSS sınavına kadar kopya çekilmiyor muydu? Elbette ki çekiliyordu ve işin içinde olan herkes net olarak delil ortaya koyamasa da seziyor, hissediyor hatta anlıyordu. KPSS sınavının dönüm olmasının sebebi, üstü örtülmeye çalışılmasına rağmen, olayın, üstü örtülemeyecek kadar büyük olmasıydı.

Peki o sınavda kopya çekenler, saçındaki firkete ile veya elindeki kurşunkalem ile mi çekmişti kopyasını? Hayır, ÖSYM içinden birileri sınavdan önce soruları dışarı çıkarmıştı ve dışarı çıkan sorular bir çok kişiye ulaştırılmıştı. E şimdi “kemer takma, toka takma, sakızla gelme, mendil paketiyle gelme” demek, önceden sorular çıkartılmışsa, kopyanın önüne mi geçecek? Bu yazdıklarımın hepsini ÖSYM’nin demediğinin farkındayım, ama “vur deyince öldürücü olanlar” sayesinde işin geldiği nokta burası maalesef… Hem bu tip sınavlarda kopya sınav sırasında çekilmiyor ki, ya önceden sorular çıkarılıyor veya sonradan kağıtlara müdahale ediliyor. O halde sınava giren milyonlarca kişiye zulmetmenin alemi ne?

Görevlilerin merkezden belirlenmesi gibi bazı işe yarar değişiklikler de var elbette, zaten değişiklik yapılmasın, tedbir alınmasın demiyorum. Sadece zulmedilmesin diyorum.

ÖSYM nin tüm şehirlerde yapılmayan başka sınavları da var, ve bu kurallar o sınavlarda da geçerli. Yani sınava girmeye bir başka şehire gidiyorsunuz, ama başka bir şehre giderken yanınıza telefon, anahtar, çanta vs almamanız, kemer takmamanız gerekiyor :)

Bir başka komik durum ise şu ki, sınav günü içeri girerken saçınızdaki firketeyi bile çıkarttırıyor olsalar bile, 1-2 gün öncesinde “sınav salonumu göreceğim” bahanesiyle sınava gireceğiniz binayı gezerken yanınızda her türlü elektronik donanımı içeri sokabiliyorsunuz ve okullar içinde bunların saklanabileceği binlerce yer var…

160 dakikalık bir sınavın mantıksızlığından (bizim zamanımızda 3.5 saatti!), tüm sıraları dolu olan bir sınıfta oturma planı gereği pencereler de açılamıyorken 160 dakika boyunca aynı havanın solunmasından, ilk 15 dakikadan sonra gelenler sınava alınmadığı halde 120 dakika boyunca sınavdan çıkmanın yasak olmasından vesair saçmalıklardan bahsetmiyorum bile, çünkü bunlardan zaten yıllardır defalarca bahsedildi, değişen pek bir şey yok…

Hasıl-ı kelam, yine kendime kızdım. Protestoma devam etseydim, hem kimseyi rahatsız etmez, hem de kendim rahatsız olmazdım :)

10 ile Çarpmak (Pratik Yol)

13.Ocak.2011, Perşembe - 20:21

10 ile çarpılacak sayı tam sayı ise, sayının sonuna (en sağ tarafa) bir 0 (sıfır) ekleyerek çarpma işlemini gerçekleştirebiliriz.

Örnek:
5 x 10 = 50
10 x 128 = 1280
-3 x 10 = -30

Eğer 10 ile çarpılacak sayı tam sayı değil ise, ondalık basamakları ayıran virgül bir basamak sağa kaydırılır.

Örnek:
102,4 x 10 = 1024
76,15 x 10 = 761,5

İhtiyaç halinde hesap makinesi kullanmadan, çarpma işlemi yapmadan bu yöntemlerle çarpım sonucunu bulabilirsiniz.

 

Bisiklete binmek lazım…

6.Aralık.2010, Pazartesi - 12:57

Aklima gençlik günlerim ve o günlerdeki arzularım geldi, kaliteli çekimlerle, çok hoş bir video. Tam ekran seyretmek çok daha keyifli…

http://www.vimeo.com/16899323

Anlayana !

10.Kasım.2010, Çarşamba - 00:51

Katırofi minekubum minertondi hayradon,
Mekıronti hineltibi niyesonal mentaron.
Hayradonti kapasımal, nekirtona zarzuna!
Zarzuranti hineltibi nekirtebi haytaron.

Radikal Takvim Değişikliği Teklifi

4.Ekim.2010, Pazartesi - 14:12

Cuma günü geldiğinde “hafta ne çabuk bitti, daha bir sürü iş var, biraz daha zaman olsa iyi olurdu” diye düşünüyorum. Pazar akşamı olduğunda ise “haftasonu bitti bile, halbuki evde daha yapılacak şeyler vardı” düşünceleri dolaşıyor kafamda. Ayrıca haftasonunun 2 gün olması küçük seyahatleri de engelliyor. Halbuki bir gün daha uzun olsa haftasonu tatillerinde ufak çaplı seyahatler yapılabilir. Böylece daha aktif bir dinlenme sağlanabilir.

Bu düşüncelerle haftalık gün sayısını değiştirmeye karar verdim:

Madem haftada 5 gün mesai yetmiyor, haftalık mesai günü sayısını 7 güne çıkaralım. 2 gün haftasonu da yetmiyor, haftasonu da 3 gün olsun. Böylece bir hafta 10 gün olur ki alıştığımız onluk tabana daha uygun. Kendine has ismi olan 5 gün var, iki tanesi bunlarin “ertesi” şeklinde. Diğer üç günün de ertesini yaparsak günleri isimlendirme problemi de kalmaz. Pazartesi-Perşertesi arası 7 gün çalışıp, cuma-pazar arası üç gün dinleneceğiz. Çok daha verimli olacağına gönülden inanıyorum. Resmi tıklayarak sizler için hazırladığım Kasım’2010 takvimini inceleyebilirsiniz.

Bunun bir adım ötesi olarak tüm ayların 30 gün olmasını, dolayısıyla her ayın yukarıdaki takvimde olduğu gibi pazartesi başlayıp, pazar günü bitmesini, senelerin 12×30=360 gün olmasını, eksik kalan 5 günlerin 6 senede bir artık ay olarak sene sonuna eklenmesini ve dolayısıyla 6 senede bir senenin 13 ay olmasını, her seneden artacak 6 saatlerin ise 12 senede bir 3 gün olarak yılsonuna ilave edilmesini ama bu günlerin aylara ve gün sıralamasına etki etmeden +1 +2 +3 olarak isimlendirilmesini, bu üç günün tatil olmasını ve bu günlerde her yetişkin için 0-12 yaş arası çocuklara hizmetin şart olmasını planlıyorum.

Herkesin desteğini bekliyorum.