Bıçak

Canımın çekirdeğinde diken
Gözümün bebeğinde sitem var…
B.R.E.

kalp

 Aynı bizim evrenimize benzeyen paralel bir evrende yaşayan bir adam vardı. Adam normal değildi, bir marazı vardı. Derdinin dermanı yoktu, yattığı yerden kalkması muhaldi. Durumun tüm umutsuzluğuna rağmen yanı başında sabırla bekleyen kadına baktı, onun yanı başında solan güzelliğini görüp kadın adına üzüldü. Adam yaşıyor olduğundan kadıncağız da onun başında bekleyip duruyordu. Oysa adam terk-i diyar eylese, kadın da özgürlüğüne kavuşur, kendine yeni ve güzel bir hayat kurardı. Yattığı yerde adama yaşama sevinci veren tek şey yanı başında bekleyenin varlığı olduğundan bu gitme fikri adamın içini acıtsa da, kadını çok sevdiğinden, olması gerekenin bu olduğuna inandı. Bu fikrini kadına açtı. Kadın şiddetle, göz yaşlarıyla karşı çıktı. “Burada başında bekleyip bir ömür geçirebilirim ama sen olmadan bir nefes alamam” dedi. “Sakın gitme, gitsen bile burada öylece bekler otururum, boşuna gittiğinle kalırsın” dedi. “Sen gitsen de sevgin kalır, dolayısıyla hiç de sandığın gibi hayatıma devam edemem” dedi. “İstiyorsan git ama bil ki buradan kalkmayacağım” dedi. Ancak adam kadının doğru söylemediğini biliyordu. Yalan da değildi elbette, kadın doğru sandıklarını, inandıklarını, yapacağını düşündüğü şeyleri söylüyordu, ama hayat tecrübesi ilerisini görecek kadar olmadığından, adam gittikten sonra ne olacağını göremiyor, anlık hisleriyle konuşuyordu. Oysa adam net bir şekilde görüyordu kendisi gittiğinde kadının da o beklediği yerden kalkacağını. Şimdi kaybetmekten korktuğu için, kaybetmeyi kabullenemediği için böyle konuştuğunu biliyordu. Bunu net olarak görebildiğinden, nasılsa bir gün olacak olan, erkenden olsun, ben madem devam edemiyorum, bari gençliği solmadan o devam etsin dedi ve çenesini kapadı. O evrende çene kapamak tabirini ölenlere kullanmazlardı, konuşmayanlara kullanırlardı. Adam da önceden çenesi düşükken, artık hiç konuşmamaya başlayıp, yeni sözlere çenesini kapadı. Yaşadıkları alemde nefes almayı bırakan veya su içmeyi / yemek yemeyi bırakan gibi, konuşmayı bırakan da terk-i diyar ediyordu. Adam yeni sözlere çenesini kapayınca yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı. Ancak kadın umudunu kesmedikçe tümüyle gitmesi mümkün değildi.  Kadın bir ümit belki bir kelime söyler diye biraz daha oturdu o yatağın kıyısında. Adamı konuşturmak için şirinlikler yaptı, duygu sömürüleri yaptı, tehditler savurdu, beddualar etti, sevgi gösterilerinde bulundu, adamı kararının yanlış olduğuna ikna etmeye çalıştı… Hatta belki bir “ah!” der ümidiyle adamın kalbine bıçak bile sapladı, ama adam ses çıkarmadı. Sonra kadın ümidini kesti. Kadının ümidini kestiği gün, adam tamamen giderken en son kadının şöyle dediğini duydu: “Keşke zaman dobiden sonra ilerlemeseydi”. kadının dobi dediği, adamla kadının güzel sohbetler ettikleri zaman/mekan kesişim düzlemiydi. Kadın orada zamanın durmasını ve adamla beraber  o düzlemde hapsolup hep o dilimde yaşamayı dilemişti. Kadın umudunu kesmişti, adam gidiyordu ve artık geri dönüşü yoktu. Ama duyduğu bu cümle ile adamın içine bir soru işareti kocaman bir kurt gibi giriverdi. Yoksa kadın gerçekten orada bekleyip duracak mıydı? yoksa kendisi “ben gidince o da burada beklemeyi bırakır” diye çok emin kararlar verirken yanılıyor muydu? soru işareti şeklindeki bu kurt içini kemirirken adam gözden kayboldu.

Adam gittiği yerde sürekli eskiyi düşündü, dobiyi düşündü, ama geri dönmeyi hiç düşünmedi. Bir kere gittikten sonra geri dönmesi kadına daha büyük bir acı olurdu. Çünkü adamın amansız derdi sebebiyle daha sonra aynı acıyı tekrar yaşaması gerekecekti. geri dönüp de bu acıyı bir kez daha yaşatamazdı. Aradan 6 ay geçti, adam “acaba hala yatağın ucunda bekliyor mu? yoksa oradan kalkmış mı” diye merak etti. Kalkmadıysa hayatına devam etmesi zor olurdu, ama eğer kalkmayı başardıysa, bir kaç sene içinde yeni bir yol çizebilir hatta 3-4 sene içinde kendine yol arkadaşı olarak başka bir adam bulabilirdi. Bu merakla ve kalkmış olması ümidiyle eskiden yattığı yatağın başına baktı, kadın yoktu. Etrafa bakındı, göremedi. Kadının özgürlüğüne kavuşmasına sevindi. Acaba altı ayda ne kadar yol aldı, yeni birileriyle tanışabildi mi, hayatına nasıl devam ediyor diye merak etti. Biraz aradı-taradı; olması muhtemel yerlere baktı, bulamadı. Altı aydır, ayrılırken kadının söylediklerini kafasının içinde tekrar edip durduğundan bu kadar kısa zamanda yeni birisiyle tanışmasına ihtimal vermiyordu ama baktığı yerlerde bulamayınca aklına geleni araştırmaya karar verdi. Böyle bakınca hemen buluverdi kadını, 6 ay önce dobide hapis kalmayı dileyen kadın, henüz 6 ay dolmadan bir başka adam bulmuş, tanımış, onunla yola devam etmeye karar vermiş, ön sözleşmeyi yapmış, çevresindekileri ikna etmiş, son merasimleri tamamlamış ve artık yeni adamla yaşamaya başlamıştı. 6 ay önce dermansız derde düçar bir adamın yatağının baş ucunda otururken, henüz 6 ay dolmadan dertsiz bir adamın yatağına girmişti bile…

Adam kadın adına çok sevindi. Kadının bu travmayı bu kadar çabuk atlatması, zamanında “atlatamam” diyerek bıçak sapladığı kalbini ferahlattı. İçinden büyük bir kara bulut çıkıp gitti. Gerçi kendi öngörüsünden çok çok daha hızlı olmuştu ama yine de kadının sözlerine değil de kendi öngörüsüne güvenip gittiği için doğru karar verdiğini düşündü. böyle hafiflemiş şekilde geri dönerken, kalbinden şakır şakır kan fışkırmaya başladı. Çünkü kalbe sokulan bıçak içerdeyken değil, çıkınca kanatırdı…

Etiketler:
  1. masiva ve ağyar
    Nis 5th, 2020 03:25

    İçinize nasıl bir alem hapsettiniz?

    A’mâk-ı Hayal harici böyle bir alemi tahayyül etmemiştim.

  2. M.R.B.
    Nis 20th, 2020 01:40

    Ben mi hapsettim?
    Yoksa hapsolan ben miyim?

  3. M.R.B.
    Nis 20th, 2020 01:48

    Bu yazının altında, sevdiğim bir kardeşimin buradan ilham alarak kendi web günlüğüne yazdığı yazıyı müsaadesiyle paylaşmak istiyorum. Linkte gerçek kaynağından daha detaylı incelenebilir, ben sadece bir kısmını alıntılıyorum:
    https://hanimelkurdi.wordpress.com/2020/04/18/bir-yurek-sizisi/

    Bir Yürek Sızısı
    Paralel bir evrenden dünyamıza metaforlarla bakan aslında iç dünyamızı, acılarımızı, varoluşumuzu temel alan bir yazı.
    Yazıyı yorumlamak haddim değil ama bana hissettirdiklerini içimde tutamadım. Örümcek ağı misali kusursuz örülmüş duygular katmanı okudukça bu duygu ağından kurtulmanızı imkansız hale getiriyor ve sonunda yazı bitip de nefesinizi tuttuğunuzu farkettiğinizde herşey silinip hisleriniz, o anlamlandıramadığınız yürek sızınız kalıyor geriye. İşte tam da bu sebepten yazı hakkında bir şey bulamayacaksınız yazdıklarımda. Sadece hissettirdikleri…
    Kimi yönleri ile ürkütücü bir yazı. Gerçi buna karar vermeden önce yapıtın doğası hakkında konuşmak gerekir. Eser yazarın iç dünyasının dışa vurumu mudur yoksa doğmayı bekleyen bir bebek misali doğduktan sonra kendini doğuranda hiç var olmamışçasına öyle ya da böyle doğacak olan bir olgu mudur? Kimi eserler doğmaya mecburdur çünkü. Esir alırlar bulundukları bedeni sancılarla. Doğum sancılarıyla…
    Peki bu eseri bahsettiğim iki durumdan hangisiyle açıklamalıyız?
    Ya da böyle bir eseri iki durumla sınırlamak yazarın alemini hiç anlamamak mı olur?
    Sunulan alemin okuyanda bıraktığı sancı bunca kuvvetliyken eserin doğum sancıları yazarına ne tür acılar çektirmiştir?
    Peki iltihaplı bir yara misali cerahat akmış mıdır? Yara temizlenmiş, iyileşmiş midir? Yoksa vücudun her hücresine nüfuz etmek istercesine yazarın tüm benliğini ele mi geçirmiştir? Belki de yara benlikle çoktan bir bütün olmuştur. Hz.Eyüb’ün yaralarındaki kurtlar misali…
    Nas… Ey nas… Varlığın ne ilginç… Sana bahşedilen zihin ne karmaşık bir yapı. Bir zihnin kurduğu bu alem rahatımı öylesine bozdu, beni oturduğum koltuktan, sıcacık yuvamdan, soğuk bir rüzgârın uğultusuyla nemli karanlık bir mağaraya götürdü. Hani rüyada gezinir de birden gözlerinizi açarsınız ve bir şaşkınlık yaşarsınız ya… Hakikatin bu olmadığını hatırlayıp ürpermek misali sanki yaşadığımızı düşündüğümüz şu dünya olanca yalanıyla bizi oyalıyor da gerçek aslında o soğuk mağarada gizli.
    Tüm bunlar tekrar oyalanmadan evvel bir anlık uyanış sadece. Peki yazar hep o mağarada acılar içinde ama bir o kadar hakikatin farkında mı yazdı tüm bunları?
    Peki avunmayıp nasıl hatırladı hakikati? Nasıl uyandı?
    Not…
    Yazıda üstünde durulan alem bahsedilen paralel evrenden ziyade zihindeki evrendir… Hakikatin evreni…